Mutlaka Okunması Gereken Kitaplar

159 0

Mutlaka Okunması Gereken Kitaplar

Binlerce ve ya hatta yüzbinlerce başyapıt kitap vardır okumanız gereken. fakat ne okusam diye düşünüyorsanız sizler için araştırdık ve haber sitemize hepsi olmasa da her biri başyapıt olan kitapları sizlere tavsiye edeceğiz. Mutlaka Okunması Gereken Kitaplar

“Dava” (1925) Franz Kafka

Dava yazılışından bir süre sonra dünya sahnesine çıkan, yurttaşlık haklarının askıya alındığı, bir sivil itaatsizlik imasının dahi zulümle karşılandığı totaliter rejimlere dair bir öngörü ve eleştiri olarak yorumlanır çoğunlukla. Nazi Almanya’sına dair bir “önsezi” barındırdığı söylenebilir belki. Erişilmez bir otorite tarafından yöneltilen ve ne olduğu hiçbir zaman açıklanmayan bir suçlamayla karşı karşıya kalan Josef K.’nın davasında, mahkemeye dinsel ya da metafizik bir otorite de atfedilebilir.

Kafka Dava’da suçu yalnızca bir eylem olarak tanımlamayıp zanlının “kötü niyeti”yle de ilişkilendiren ve suçtan çok suçluya odaklanan absürd bir hukuk sistemi paradigması inşa eder. Kuramsal olarak ortada yasadışı bir eylem olmaksızın suçu mümkün kılan bir sistemdir bu. Ancak Kafka suç, sorumluluk ve özgürlük üzerine yazarken bir sistem ya da doktrin ortaya koymaz, çözüm önermez. Okuru ister istemez içine çeken bu karanlık dünya tasavvurunun tartışmaya açık olmayan tek bir özelliği varsa, o da müphemliğidir.

“Karamazov Kardeşler” (1880) Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Tüm zamanların en başarılı romanları arasında sayılan “Karamazov Kardeşler” dâhi romancı Dostoyevski’nin kaleme aldığı son büyük eseri ve başyapıtıdır. Bencil, paraya ve zevke düşkün Fyodor Pavloviç Karamazov’un esrarengiz ölümü, birbirinden çok farklı karakterlere sahip oğullarının hayatını geri dönüşü olmayacak bir şekilde değiştirmekle kalmayıp tüm Rusya’nın yakından takip ettiği bir davaya dönüşecektir.

“Anna Karenina”, (1877) Lev Nikolayeviç Tolstoy

Aşkı yüzlerce yazar tarafından ele alınmış bir konudur ancak dünyaca ünlü Rus yazar Tolstoy’un “Anna Karenina”sı gibi destansı olanı pek yoktur.

Anna Karenina, 19. yüzyıldaki Rus aristokrasisinde yaşanan bir yasak aşk hikayesi…

“Savaş ve Barış” (1869) Lev Nikolayeviç Tolstoy

Dünyanın en büyük romancılarından biri olarak kabul edilen Tolstoy’un anıtsal romanında, Tanrı’nın varlığı, nihilizm, vatanseverlik, ahlâk gibi kavram ve bu kavramlar etrafında dönen sorunlar irdelenir.

Roman aynı zamanda Dünya Edebiyatı’nın en önemli tarihî romanlarından biridir.

“Veba” (1947) Albert Camus

Veba, Albert Camus’nün 1947 yılında yayınlanan en önemli romanlarından biridir. Camus, romanda, Cezayir’deki Oran şehrinde yaşanan veba salgınını çeşitli satırarası okumaları ile anlamlandırılacak şekilde anlatmıştır.

Kitapta yapılan analojilerin en önemlisi tüm Avrupa’ya adeta kara bir veba gibi yayılan Naziler’in Fransa’yı işgalidir.

Camus “Saçma” felsefesini bu yapıtta da geliştirmeye devam eder. Varoluşun saçmalığına karşı, yine de umutlu olmayı, mücadele etmeyi ve hayata anlam katmayı önerir.

“Bulantı” (1938) Jean-Paul Sartre

Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddeden Jean Paul Sartre ilk romanı olan eser, varoluşçuluğun kült kitaplarından biridir.

“Günlük” biçiminde yazılan kitapta güçlü bir bireyci ve toplum karşıtı görüş ortaya koymuş; kendi felsefesinin temel öğelerini bu kitapta anlatmış ve kitabın başarısıyla büyük bir şöhret sahibi olmuştur.

“1984” (1949) George Orwell

 

Romanın distopik dünyasında totaliter bir merkezi tek partinin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama faaliyetleri ile halkın sürekli yönlendirilmesi ve baskı altında tutulması anlatılmaktadır.

Kitap komünizm ve faşizm gibi totaliter rejimlerin sağlam bir eleştirisidir. Roman daha sonra çok ünlenecek olan “Büyük Birader” gibi kavramları da içermektedir.

Sadece distopya veya felsefî roman türünün en başarılı örneklerinden biri değil, genel anlamda en başarılı roman örneklerinden de biridir…

“Ölü Canlar” (1842) Nikolay Vasilyeviç Gogol

İlk Rus klasikleri arasında yer alan Ölü Canlar, 19. yüzyıl Rus toplumunun en başarılı hicivlerindendir.

Gogol, hayranı olduğu Puşkin’in önerisiyle yazdığı Ölü Canlar’da dönemin Rusya’sını kitabın kahramanı Çiçikov üzerinden anlatır. Zengin olma hayaliyle yanıp tutuşan Çiçikov kendisine kurnazca bir yol bulmuştur: Kasaba kasaba dolaşıp toprak sahiplerinin ölü kölelerini kâğıt üzerinde satın alarak “itibar sahibi bir beyefendi” olmak…

“Deniz Feneri” (1927) Virginia Woolf

Yirminci yüzyıl edebiyatına damgasını vuran yazarlardan Virginia Woolf, roman sanatındaki teknik buluşlarıyla, özellikle de bilinçakışı tekniğini ustalıkla uygulamasıyla bilinir. Virginia Woolf’un en otobiyografik romanı olarak nitelenenen Deniz Feneri, yazarın kendi ailesinin izlerini taşır. Sıcak ve içtenlikli bir aile atmosferiyle dokunan roman, sekiz çocukları ve dostlarıyla birlikte bir adada yaz tatilini geçiren Ramsay ailesinin çevresinde döner.

Kocasına hayran güzel Mrs. Ramsay, ressam olmak isteyen, yaşı geçkin bekâr Lily, züğürt Tansley, eşiyle çocuklarına duyarsız davranan bencil Mr. Ramsay, Deniz Feneri’nin öne çıkan figürleri. Bu kişilerin karakterlerini ele veren iç monologlarıyla gelişen roman, adanın açıklarındaki deniz fenerine yapılacak gezinin ve Lily’nin elinden çıkacak Mrs. Ramsay tablosunun izleğinde ilerliyor. Woolf’un şiirsel metni adanın seslerini ve görünümleri okura taşırken, I. Dünya Savaşı öncesi İngiltere’sinin geleneksel aile yaşamının felsefi ama son derece özel portresini de çiziyor.

Deniz Feneri, Woolf’un kendi çocukluğuyla uzlaşması olduğu kadar yirminci yüzyıl başlarında kadının toplumdaki yerini, evlenmenin kadın yaşamındaki rolünü, kadının hayatta evlilik dışında anlamlı bir hayatı olup olamayacağını derinlemesine irdeleyen, feminist sorunlar üzerine eğilen bir roman.

“Madam Bovary” (1856) Gustave Flaubert

Madam Bovary, 19. yüzyıl Fransız kadınının kıstırılmış hayatını ve iç dünyasını oldukça şeffaf bir şekilde ele alırken, dönemin kadın erkek ilişkilerine de ayna tutan bir başyapıt.

Vasat bir doktorla evlendikten sonra boğucu taşra yaşamı içinde sıkışıp kalan genç ve güzel Madam Bovary, mutsuzluğu bir kader olarak kabul etmeye razı olmaz. Büyük hayalleri, hayattan büyük beklentileri vardır; okuduğu romanlardaki tutkunun ve romantik fantezilerin özlemiyle yaşar ve aradığı ideal aşkı bulmak için çıktığı yolda hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz.

Madam Bovary’nin bu mücadelesini ve sürüklendiği çıkmazı anlatan roman, tutkulu bir hikâyenin gerisinde evlilik, cinsellik ve zenginlik kavramlarını sorguluyor.

“Suç ve Ceza”, (1866) Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

 

Dostoyevski’nin en meşhur romanı olan “Suç ve Ceza” fakir bir hukuk fakültesi öğrencisi olan Raskolnikov’un tefeci bir kadını ve kardeşini öldürmesiyle ilerler.

Dostoyevski’nin ahlâk, suç, ceza, masumiyet, iyilik ve kötülük, Tanrı ve din gibi önemli konu ve kavramları işlediği metafizik romanlarından bir diğeridir…

 “Körlük” (1995) José Saramago

 

Körlük, 1998 yılı ‘Nobel Edebiyat Ödülü’ sahibi Portekizli yazar Jose Saramago’nun yazdığı belki de en etkileyici kitap. Araba kullanmakta olan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşir. Körlüğü, başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün kente yayılır; öldürücü olmasa da tüm ahlaki değerleri yok etmeyi başarır.

Jose Saramago, bu çarpıcı romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış, basit imgelere, sıradan sözcük oyunlarına başvurmadan, yoğun bir anlatımla, anlatıcının ve kahramanların konuşmalarını ortaklaşa bir monologa dönüştürerek, kurgunun evrenselleşebilmesi açısından kişilere ad vermeksizin liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı olağanüstü bir ustalıkla yaratmıştır.

“Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” (1984) Milan Kundera

“Romanlarımdaki kişiler kendime ilişkin gerçekleşmemiş olabilirliklerdir… Her biri benim ancak kenarında dolaştığım bir sınırı aşmıştır… Çünkü romanın sorguladığı sır o sınırın ötesinde başlar. Roman yazarın itirafları değildir; bir tuzak haline gelmiş dünyamızda yaşanan insan hayatının araştırılmasıdır.”

Kundera’nın kendi sözleriyle insan hayatını araştıran bir yapıt “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”.

“Aşk ve Gurur”, (Gurur ve Önyargı) (1813) Jane Austen

Klasik dönem romanları arasında önemli bir yere sahip olan “Aşk ve Gurur”, 18. yüzyıl İngiltere’sinde geçen unutulmaz bir aşk hikâyesini konu alıyor.

Orta halli bir ailenin zeki ve neşeli kızı ile kibirli ve mağrur olmasının yanı sıra son derece dürüst ve varlıklı genç bir adamın neredeyse nefretle başlayan ilişkilerinin büyük bir aşka dönüşünü anlatan bu kitapta, biri gururlu diğeri önyargılı iki insanın zaman ilerledikçe yanıldıklarına ve birbirlerine yaptıkları onca haksızlığın yalnızca aşkla telafi edilebileceğine şahit olacaksınız.

 “Kayboluş”, (1969) Georges Perec

Dil oyunları, çağrışımları, konusunu baş kahraman yapan kurgusuyla bir yazınsal başyapıt; doludizgin hayal gücü, insafsız mizah duygusuyla bir solukta okunacak bir roman olarak kabul gördü.İkinci Dünya Savaşı’nı, anasının, babasının kayboluşuna tanık olan bir çocuk olarak yaşayan yazar, hayatına damgasını vuran boşluğu bu olağanüstü romanında bir harfi ortadan kaldırarak yansıtır.

Ama daima yaptığı gibi, hüznünü coşkulu bir mizahla sarıp sarmalayarak, acı olanı gülünç, anlamsız olanı kurgusal kılarak, sıkıntılarından oyunlar çıkararak açığa vurur bu boşluğu. Bu paradoksal yaklaşım baştan sona romana sinmiştir. Bir açıdan has yazından yana olanların tad alacağı bir yazınsal oyundur bu yapıt, bir başka açıdan hoş bir fantastik komplo öyküsüdür

“Sineklerin Tanrısı” (1954) William Golding

Nobel ödüllü İngiliz edebiyatçı Golding’in romanı 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından bir nükleer savaş sırasında geçer. Bir adaya bırakılan çocuklar ve gençler arasındaki yaşam ve liderlik mücadelesi anlatılır. Çocukların masumiyeti ve iyilik potansiyeli yerine, “kötülük” olarak adlandırdığımız kimi davranışların insanın özüne ait olduğunu savunur…

 

“Yüzyıllık Yalnızlık” (1967) Gabriel García Márquez

“Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım.

Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız.”

 “Kara Kitap” (1990) Orhan Pamuk

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Orhan Pamuk’un hakkında onlarca makale ve kitap yazılan başyapıtı “Kara Kitap” listede ilk sırayı alıyor. Kara Kitap, çok katmanlı yapısı, farklı anlatım tekniklerini bir arada kullanması, İstanbul’u dünya çapında bir edebiyat kenti hâline getirmesi ve Doğu anlatı geleneğindeki “arayış” hikâyelerini postmodern bir biçimde sunmasıyla Türk edebiyatında bir kilometre taşı olarak çok güçlü bir yer tutuyor.

 “Buddenbrooklar – Bir Ailenin Çöküşü” (1901) Thomas Mann

Buddenbrooklar, 20. yüzyılın en saygın yazarlarından Thomas Mann’ın ilk romanıdır. Ama birçok eleştirmenin gözünde, Venedik’te Ölüm’den de büyük bir romandır Buddenbrooklar.

Mann’ın 1900 yılında, 25 yaşında kaleme aldığı roman, Kuzey Almanya’da yaşayan zengin bir burjuva ailenin ve aile ticarethanesinin birkaç kuşak boyunca geçirdiği değişimi ele alır. Buddenbrooklar, modern yaşama ayak uyduramayan saygın bir ailenin çöküşünün öyküsüdür: Doğumlar, evlenmeler, boşanmalar, ölümler, başarılar, başarısızlıklar…

“Tutunamayanlar” (1971 – 72) Oğuz Atay

1971 yılında yayımlandığında olumludan çok olumsuz eleştiri alan, anlaşılmayan ve okura ulaşmayan “Tutunamayanlar”, günümüzde Türk edebiyatı tarihinde “kült” bir kitap olarak kabul ediliyor. Hatta öyle ki, Oğuz Atay vakt-i zamanında “benim okurum nerede”, diye sorarken, eserin şimdi neredeyse “popüler” bir hâle gelmesi söz konusu. Ancak, ne kitabın zamanında pek satmaması ne de şimdi çok satması kitap hakkında geçerli değerlendirmeler yapmak için önem taşımıyor.

Oğuz Atay’ın yapıtı Türk edebiyatında modernist romanın zirvesi ve postmodernist romanın kaynağı olarak çok önemli bir yer tutuyor. Romanın müthiş dili, gözlem ve anlatı derinliği, kara mizahı kendinden sonra gelen birçok yazar ve okur üzerinde iz bıraktı. “Tutunamayanlar” hâlâ Türkiye’ye ayna tutmaya ve ilham vermeye devam ediyor…

İLGİLİ HABERLER

Kumandayı Ele Aldı

Posted by - Tem 11, 2018 0
Sevilen sanatçı Reyhan Cansu, seyhan müzik etiketiyle Sözü Canan Sezgin, Müzik Ali Cem Çehreli imzası taşıyan “Kumanda” isimli eseriyle geri…